Şu sıralar kalbimize giden yol baklavadan değil ‘trileçe’den geçiyor. Balkan coğrafyasının meşhur tatlısı, hafif ve kolay yenilebilir oluşu ile midemize de gönlümüze de girdi. Mutfağımıza girmesi ise biraz zor görünüyor. Çünkü ustaları herkesin bildiği tüyolar dışında ser veriyor sır vermiyor. Ne tatlıların padişahı baklava, ne muhallebilerin sultanı sütlaç... Şu sıralar Türk geleneksel tatlıların
ı tahtından eden bir lezzet var. İlk duyulduğunda ‘Kraliçe mi?’ diye mutlaka sorup, ancak üçüncü dördüncü denemede ismini tam olarak öğrendiğimiz trileçe. Balkan coğrafyasında, özellikle de Arnavutluk’ta çok popüler olan trileçe, hafif bir tatlı oluşu ve estetik görüntüsü ile İstanbul’daki birçok pastane ve restoranın menüsüne üst sıralardan girdi. Trileçe Arnavut tatlısı olarak bilinse de kökeninin Latin Amerika ülkelerine uzandığını ileri sürenler de var. Amerikalı ünlü yemek yazarı James Beard, tatlının kökeni için ‘muğlak’ ifadesini kullanırken, çok büyük ihtimalle Nikaragua, Meksika ya da Guatemala olduğuna işaret etmiş. Latin Amerikalıların klasik tatlısı ‘tre lesches’nin adını duymak, hikâyeyi bir parça inanılır kılsa da trileçenin ‘Arnavut tatlısı’ olarak iyiden iyiye Türklerin gönlünde ve midesinde yer ettiği kesin. Görünüşünden de anlaşılacağı üzere tatlının ana malzemesini süt oluşturuyor. İnternette çeşitli tarifler dolaşıyor fakat ustaların kıvamını tutturmak çok zor. İrmik, un, yumurta, bol şeker ve krema da diğer malzemelerden. İsteğe göre üzeri karamel ya da frambuazla süsleniyor. Hemen hepsi Balkan göçmeni olan ustalar elbette ki tariflerini vermiyor. Kaymakla inek sütünü karıştırdığını söyleyen de var, bol miktarda krema koyduğunu söyleyen de. En yaygın bilinen tarife göre ise işin sırrı keçi, inek ve koyun sütünün karışımında.
İstanbul’un çeşitli pastanelerine ve restoranlarına ürün gönderen Beylikdüzü’ndeki bir imalathanenin trileçe ustası Cem Yedier de kendi tarifini söylemiyor fakat ‘sırrı pandispanyasında’ diyerek ipucu veriyor. Karışımı ve kullanılan sütün miktarının tamamen ustanın sırrı olduğunu belirten Yedier, “Kekin beyaz kalması, gösterilen özenle ilgili. Üç farklı sütün karışımı da çok önemli.” diyor. Yedier’in annesi Üsküplü, babası Manastırlıymış. Tarifini babasından aldığı bu tadı ‘baba yadigarı’ olarak tanımlıyor. Kendi anlatımıyla trileçe, lezzetini hem maddî hem de manevî olarak yaşatmaya çalışıyor. Yedier’e göre ise trileçe ‘Makedon tatlısı’. Balkan coğrafyasında kafelerde ve pastanelerde çok tercih edilen trileçenin son dönemde bu kadar popüler olmasını ise ‘Türk damak tadına uygun olmasına’ ve Türkiye’de Balkan coğrafyasına son dönemde ilginin artmasına bağlıyor. İlk zamanlar yalnızca Fatih’te birkaç pastanede satılan trileçe, şimdilerde irili ufaklı birçok mekânda müşterilerin beğenisine sunuluyor. Çok hafif bir tatlı olması itibarıyla popülaritesini yaz aylarında daha da artıracağı ise kesin.
‘Bir oturuşta bir tepsi yiyebilirim’
Trileçenin insanların midesi ile birlikte gönlüne de girmesinin en önemli sebebi, hem görünüş hem de tadı itibarıyla hafif bir tatlı olması. Şu sözler, ‘her gün yesem bıkmam’ diyen bir trileçe müdavimine ait mesela: “O kadar hafif bir tatlı izlenimi veriyor ki, çikolata yerken oluşan o vicdan azabının zerresini duymuyorsunuz. Böyle böyle bağımlılık yapıyor.” Bir diğeri de “Hafif ötesi ve yemesi çok kolay bir tatlı. Bir oturuşta bir tepsi yiyebilirm.” diyor